ROL-MODEL

Mehmet Şerif YENİAY
Mehmet Şerif YENİAY
  • 08.06.2017
  • 1.471 kez okundu

ROL- MODEL
Bu yazıyı değerli komşum İbrahim Yeşilkaya’nın Konakder üzerinden yaptığımız bir sohbette; teklif mahiyetindeki sorusu üzere kaleme aldım.
Soru şöyle:
“dünyada yedi milyar insan yaşıyor bunların yaklaşık 1,8’i Müslüman, Yaklaşık beş milyar insan ya İslam’ı hiç duymamış ya da medya üzerinden yapılan kara propagandayla İslam’ı terörle ilişkilendirdiğinden, terör dini diye biliyor. Bunların içerisinden araştırıp Müslüman olanlar da var fakat bu algıyı düzeltmeye yetecek seviyede değil. Müslümanın tebliğ görevi (emri bil maruf nehyi anil münker) var ve biz Müslümanlar olarak neler yapmamız lazım”…diyor, komşum.
Evet, İslam yeryüzüne çok kısa denebilecek bir sürede ve hızla yayıldı, Mekke döneminde Müslümanların sayısı çok azken Medine döneminde bu sayının kat kat arttığı, daha sonra insanların grup grup(fevç fevç ) İslam’a girdikleri gözlenmekte.
“Ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde” (Nasr-2)
Evet, bilginin (kitabın) çok az bulunduğu ve kitle iletişim araçlarının olmadığı zamanlar da İslam yeryüzüne hızla yayıldı, bu yayılmayı iki toplum üzerinden örneklendirmek ve daha sonrada asıl konumuz olan kişisel sorumluluğumuzla devam etmek istiyorum.
Birinci örneğimiz Türklerin İslam’a girmeleri. Türker’in İslam’a girme serüveni Talas savasıyla başlar. Çin-Arap savaşında Türkler Müslümanların yanında yer almasıyla zafer kazanılmıştı ve bu yakınlaşmanın ardından Türkler Müslüman oldu. Türkler İslam’ı benimsemede çok zorlanmadılar çünkü Türkler de tek tanrılı dine, Gök tanrıya inanıyorlardı, cennet cehennem ve ahiret gibi inançları vardı, dolayısıyla tanıştıkları bu yeni dini benimsemede zorlanmadılar. Türklerin kendilerine özgün bir “kumaşı”da vardı, bu kumaş tabirinden ne kastettiğimizi yazımızın ilerleyen bölümlerinde değinelim.
Diğer örnek Endülüs: Endülüs bu günkü İspanyadır, Endülüs İslam’ın altın çağının yaşandığı yerdir. İlimde ve fende bu günkü medeniyet Endülüs’e çok şey borçludur. Endülüs’ün fatihi Tarık Bin Ziyat azatlı bir köle iken Endülüs’ün Fatihi olur. Endülüs’te Müslümanlar 781 yıl hükümran olurlar… Ancak Endülüs’ün yıkılışı çok acı olur. Avrupalıların tabiriyle Endülüs’ü yıkmak insanlığı bin yıl geri götürür…
Bu iki örneği niye verdik? Birincisi, “yürek fethi” ikincisi, fetih. Konumuza esas teşkil eden ve soruda ki kastedilen de budur, yürek fethi. Türklerin halen İslam bağlarının kuvvetli olmasında bu gönüllülük esası vardır.
Allah, insanlar yeryüzünde yollarını bulsunlar diye, dalaletten(sapkınlık) kurtulsunlar diye aydınlatıcı kitap ve uygulayıcı rehberler göndermiştir. Ne zaman ki insanlar kendi elleriyle kitaplarını tahrif etmiş, yoldan çıkmış yeni bir kılavuz (şeriat) gelip onları uyarmıştır. İslam, son din(hatem) olması hasebiyle son kapsayıcı şeriattır. Diğer dinler her ne kadar tahrif edilmiş olmakla birlikte semavi din olma özelliğiyle İslam la bazı konular da ortak, ata din özellikleri vardır. Ehli Kitap(Yahudi ve Hristiyanlar) bu özelliği iyi bildiğinden Kuran hakkında sentez yapmada zorlanmadılar.
“kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler.”(Bakara 146)
Ehli Kitap’ın İslam Hakkında az da olsa bir bilgisi vardı dedik ancak bir önceki yazımızda değindiğimiz gibi özellikle Hristiyanlığın profesyonelleşmesi hasebiyle yeni nesil bu bilgiyi de yitirdi. Evet, bu çağa, iletişim olanaklarına rağmen İslam bilinmeyen bir dindir. İslam’a izafe edilenler ise genelde çirkin nitelemeler, ya terörle anılan ya da çağını doldurmuş bir din imajı verilir. Hal böle olunca, İslam’ın merak konusu olması bir yana, onu itici kılmaktadır. Bunun ana sebeplerinden biri de “haçlı soğuk savaşlarıdır”. Özellikle on bir eylül bunun fitilini ateşlemek için kullanıldı.
Malumunuz Kurtuluş harbinde Haçlılar Anadolu’da Müslümanların çetin direnişleriyle karşılaştı ve bu fakir halkın direnç kaynağını da anlamada gecikmediler ve:
“Müslümanların direnç ruhunun kaynağı olan İslam’ın içini boşaltın” talimatını verdiler…
Bakınız yakın tarihi anlamak buradan geçer, ecnebi direncimizi kırmak için İslam’ın yerine mistizm’i hâkim kılmak istiyor. Aslında din filan onun umurunda değil. Onun dini kapitalizmdir ve İslam’ı kapitalizm önünde tehdit olarak görüyor. Bazı arkadaşlar işi paranoya ya götürdüğümüzü düşünebilir ancak haçlının bu günkü putu kapitaldir, paradır…(konuyu dağıtmamak için kapital konusunu burada kapatalım)
…Şimdi kitabın tam ortasından konuşacağız.
De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.”(İsra 81)
“Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun” (Enbiya 18)

Şimdi tüm tablo bir anda lehimize döndü değil mi?
Hakikaten döndü mü acaba?
Hak yolda olanlar iki milyara yakın sayıda Müslümanlar! Dalalette, sapkın olanlar diğerleri…
Peki, O, dağlar taşlar aşıp gelen, “bana Muhammedi gösterin” diyen adamlar nerede. Tüm heybetiyle “İslam ve Müslümanlar” burada oysaki…
Öyleyse bir yerlerde bir sorun var. Yazımızın başlığı Rol-Modeldi, kimse “kötü” bir örneği rol model almaz (kötülük de bulaşıcıdır ve yayılır, kastettiğim bu değil) Bir çocuğa ne olmak istiyorsun denildiğinde toplumda ki itibar görülen meslekleri sayar çünkü bu meslekler modelleme içinde saygınlık barındırır.
Kuran’ın Peygamberimiz için kullandığı bir tabir var.
“Usvetun Hasenetun”
En güzel örnek, model.(Hz İbrahim için de kullanır)
“Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allaha ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı zikreden kimseler için GÜZEL BİR ÖRNEK vardır.” (Ahzap 21)
Biz tebliği genelde dil ile yapılan anlıyoruz ancak asıl tebliğ rol- model olandır. Ailemiz , çevre toplum konuşmamızdan ziyade yaptıklarımıza bakıyor, bir tabir var ya “ağzınla kuş tutsan” yaptığını(amelini) sözünle değiştiremezsin.
Burada biraz özeleştiri yapmamız lazım. Bu gün Müslümanlar örneklik teşkil edebilme iddiasında mıdır? Daha da önemlisi Müslümanlar! İslam’ı temsil noktasında mıdır?
İslam’ın bu gün karşı karşıya olduğu sorunları; İslam düşmanlarının, oryantalistlerin ya da şarkiyatçıların üzerine atarak kurtulabilir miyiz?(yukarıda kısaca değinmiştik)
Bakınız onlara bizi eleştireme fırsatlarının (iftiralar hariç) bir kısmını da biz veriyoruz. İçinde bulunduğumuz durum çok da iç açıcı değil. İlimle uğraşan bir güruh İslam’ı salt bilgi toplamak (epistemolojik Müslümanlık!) olarak anlıyor. Bir gurupta bilgi var ancak icraat başkalarının işi. Bir grup sadece ibadetten mesul düşünmek başkalarının işi.
Genel sorunumuz okumamak ve ilme mesafeli olmak. Mutlak doğrunun kaynağı olan Kuran maalesef hiç bilinmiyor. Kuranı bilmeden Allah tasavvuru, peygamber tasavvuru, ahiret tasavvuru ve soyut varlıklar tasavvuru nasıl doğru olabilir, ya da yerine oturabilir.
“Allah’ı layıkıyla takdir edemediler (onu gereği gibi bilemediler) Allah kuvvetlidir, üstündür.”(Hac 74)
Okumamak üzerine ne kadar eleştiri yapsak azdır, ancak biraz da okumak üzere eleştiri yapalım.
Bizler hakikaten Kur’an okumayı seven bir milletiz. Ölümüze dirimize her fırsatta okuruz. Özellikle Ramazan ayı bol hatim ve mukabele ayıdır. Sıkıntılı iki gurup var, biri kerelerce hatim yapmasına karşın hiç anlamak için okumamış, diğer bir grup da anlamak için Kuranı okumuş ancak hiçbir altyapı ve usul erkân bilmeden kafasına göre yorum ve tevil yapmış. Onlarca Alim yan yana gelse cesaret edip söyleyemeyeceğini bizim modernist! Rahatlıkla söylemekte.
Geneli tenzih ederim, görüyoruz ki insanımız karınca hızıyla dahi olsa okuyup araştırma gayesindedir. Bize öğretilen öğretide: niyet, yüz üzerinden elli puandır, bu da sevindirici olandır.
Örneklik üzerinden devam ediyoruz. Neden rol-model olmada sorun yaşıyoruz. Düşünün bir ülke de herkes doktor, daha beş yaşından itibaren ilk yardım eğitimi almış yetişkinliğinde işini hakkıyla yapıyor. Tartışmasız o değerlidir ancak ayrıcalıklı değildir. Bir de düşünün ki aynı ülkede herkes doktor ancak birinci örnekte olduğu gibi “yetkinlik” yok. O ülkede doktorluk ne saygınlık ne de ayrıcalık unsurudur.
Rol-model de saygınlık ve ulaşmak için de emek var, çaba olmadan ulaşılanın da kıymeti harbiyesi olmuyor. Servetin en değer bilinmezi “miras” yoluyla elde edilendir. Bundan sebeptir ki servet insanlar arasında dönüp durur, bakarasınız ki bir önceki kuşak zengin sonrası fakir, bir öncesi fakir sonrası zengin(kurumsallık hariç)
Mirastan ne kastettiğimizi izaha gerek yok sanırım. Bakınız bu hoyratça harcanan mirastan kalanlar bile dış dünya gözüyle halen hayranlık vesilesi olabiliyor.
Rusya da işletmesi olan bir arkadaşı ziyaret ettim ve arkadaşıma Rusya gözüyle Türkler ve Müslümanlar nasıl diye sordum. O da:
“ Genel kanaat Müslümanlara terörist! Gözüyle bakıyorlar”. Ve biz de Müslümanız dediğimizde:
“Siz farklısınız “ diyorlar.
Ruslar ticari diyaloğumuzdan dolayı bizi iyi tanıyorlar. Bura da tanımayı tırnak içinde veriyorum çünkü, bilgi(yakin) devreye giriyor…
Türkleri saygın bulmalarında diğer bir husus da “Türk aile yapısı”, bakınız bu çok önemli çünkü bu bizi dışarda temsil edebilen miraslarımızdan birisi.
Şimdi can yakıcı soruya gelelim, Rusya’yla ticaret yapan esnaf; “Ticaretinde Müslüman” olsaydı(geçmiş yıllarda yapılan hataları söylüyorum, şu tırla kolsuz deri ceket vs ayıplı mal gönderenler, bu gün isteseler de yapamazlar çünkü o tren kaçtı) Rusya’nın Türklere karşı bakışı nasıl olurdu…
Diğer bir örnek Brezilyalı Abdullah(eski adını unuttum) Abdullah üç din değiştiriyor ve en son Müslüman oluyor. Kendisi çok araştıran ve okuyan biri, eline bir Kuran geçiyor ve daha Fatiha suresini okuyunca: işte aradığım bu diyen biri.( Bu özel bir örnek çünkü bir sancısı, derdi olan biri ve arayışı yıllar süren bir Müslüman)
Abdullah yıllarca ailesinden ayrı beş parasız ülke ülke dolaşmış. İstanbul’da da bulunmuş, basit ama ehem bir örneğini vermek istiyorum.
Diyor ki:
“İstanbul da bir durakta otobüs bekliyoruz. Otobüs geldi ve dolu, şoför arka kapıyı açtı bir gurup insanla birlikte arka kapıdan otobüse bindik ve ben (hayatı otostop çekerek geçen biri olarak) hadi yine bir bedava seyahat daha yapacağız diye düşündüm. Şoför bir şeyler söyledi( sonradan binenler ücretlerini göndersin)
Kimi para verdi, kimi bir yığın anahtara monteli akbil denen elektronik bilet verdi, ancak tüm bunlar tıka basa dolu bir otobüste ve elden ele şoför mahalline doğru ilerliyor… İçimden dedim ki bunların hiç biri geri gelmez (Brezilyada) olsa. Sonra para üstü ve akbiller birbirini tanımayan ellerle sahibine bulaştı ve ben dedim ki Müslümanlar böyleymiş demek ki”…
Şahsen ben yıllarca İstanbul’da otobüs yolculuğu yapmış biri olarak akbilim kayboldu diyeni duymadım. Basit ancak mirasa uygun bir örnek bakın dışarıdan nasıl görülüyor…
Yukarıda “kumaş” dedik ancak konu çok uzadı ve sıkıcı olmasın diye kısaca toparlayıp kapatayım. Ülke bazında kumaşa örnek Japonya verilebilir Japonların Müslüman olması önemsenmeli. Fert bazın da da kumaşı temiz milyonlarca yeryüzü ahalisi var. Bunlar bizden “örneklik” bekliyorlar. Örnek iyi anlaşılsın diye bir misal vereyim: zekât sadece Müslümanlara verilmez “Müellefe-i Kulüp” denen gayri-müslümlerede verilir. Müellefe-i Kulüp: kalbi İslam’a ısındırılacak demektir ve bunlar Müslüman değildir.
Bakınız bu din bize atalarımızdan miras kalmış olabilir ancak din kimsenin babasının malı değildir. Dinin sahibi Allah’tır. Eğer biz Allah’ın dinine layık olmazsak o elimizden gider, başkasına yar olur.
“Ey insanlar’ Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye hakkıyla layık olandır. Eğer Allah dilerse sizi giderir ve yeni bir halk getirir. Bu Allah’a göre zor bir şey değildir” (Fatır15-17)
“Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyor. De ki: Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine eğer doğru kimselerseniz sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor”.(Hucurat 17)
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir”.(Maide 54)

Kim bilir belki de “güneş batıdan doğar”, o zaman bu esmer ırk; sarışın mavi gözlü Müslümanların tebliğlerine yok diyemez…
Toparlanın gitmiyoruz…
Selam ve dua ile.

Mehmet Şerif Yeniay

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. Mehmet Şerif Yeniay diyor ki:

    Abullah kardeşim(eğer büyüğüm iseniz abim)
    Öncelikle iki konuda uyarıda bulunmanızdan sebep çok teşekkür ederim. Evvelen İkinci uyarınızda sonuna kadar haklısınız. En az beş konu olabilecek bir mevzuyu bir konuya sıkştırdığım için gereğinden fazla uzadı. Bunun sebebi: Genelin bu muhabbetten sıkılır endişesi ve pek çok konuyu bir arada verme gayreti(hatası)
    Birinci uyarınıza gelince. Bu konuda eleştirinize katkı sunmak isterim, birincisi sizinde belirttiğiniz gibi tevratta ismi Ahmet olan bir peygamber geleceği.
    Diyanet işeri:”Hani, Meryem oğlu İsaa,Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici(olarak gönderdiği) peygamberiyim, demişti.Fakat İsa onlara apaçık mucizeleri getirince, Bu apaçık bir sihirdir dediler.(saf suresi ayet 6)
    Diğeri: İslam tarihinden; Yahudiler Hz Muhammet gelmeden önce çocuklarına Ahmet, Muhammet ismi koyuyorlardı ve belirttiğiniz gibi Nübüvvetin kendilerinden devam edeceğini düşünüyorlardı…
    Diyanet İşleri: Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti. Fakat (İsa) onlara apaçık mucizeleri getirince, “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler.

    Bakara 146 ile ilgili birkaç meal:
    : Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.
    : Önceden kendilerine Kitap verilmiş olanlar, o Rasûl’ü (kıblesinin neresi olacağı dahil, bütün hususiyetleriyle) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir grup, bu hakikatı bile bile gizlemektedir.
    : O kendilerine kitab verdiğimiz ümmetlerin uleması onu -o Peygamberi- oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı hakkı bile bile ketmederler
    : Kendilerine kitap verdiklerimiz O’nu (Muhammed’i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Fakat onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizler.
    : Kendilerine kitap vermiş olduğumuz kimseler, onu (Muhammed’i) tıpkı evlatlarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken, onlardan bir kısmı, bile bile gerçeği gizler.

    Yukarıda ki mealler genelde konuyu sizin dediğiniz gibi ifade ediyor ve bende öyle inanıyordum. En son takip ettiğim bir müfessir
    “ya’rifûne-hu” onu tanırlar ifadesinde “hu” zamirinin Hz Muhammet’e değil de Kabe’ye işaret ettiğini belirtiyor.
    Ondan sebep yazımda “onlar sentez yapmakta zorlanmadılar” derken bu hakikati ifade etmeye çalıştım.
    Sizin dediğinizin de olması kuvvetle muhtemeldir ancak bana diğer yorum daha isabetli geldi. Çünkü bu ayeti münferit değil de siyak ve sibakıyla (öncesi ve sonrası) değerlendirdiğinizde ikinci yorum daha kuvvetli çünkü bakara 145 de kıble konusu işleniyor.
    Diyanet İşleri: Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.
    En doğrusunu Allah bilir.
    Bu güzel yorumlarınızdan ötürü çok teşekkür ediyorum, yazı kabiliyetiniz güzel sizi de aramızda yazar (bu lakabı arkadaşlar takmış benim öyle bir iddiam yok) olarak görmek isteriz. Saygılar

    1. Mehmet Şerif Yeniay diyor ki:

      Aynı mufessire göre ilk kaynaklar ”hu” zamir için kabe(beytil haram) dır diyorlar Mukattil ve Taberi bunlardan. 450 lerde Maverdi ilk kez iki manaya gelebilir diyor 1.sırada Kabe 2.sırada Hz Muhammet.iki asır sonra ki yorumlarda İbn Cevziye ve sonrakı mufessirlerin parantez icine Hz Muhammet yazdıkları görülmekte. …diyor.

  2. Abdullah Abdullah diyor ki:

    Şerif kardeşim eline sağlık. Güzel bir çalışma olmuş. Tabi bu işin doğasında var olan eleştiriyi beraberinde getiriyor. Eleştiriler seni üzmesin, zira eleştiri varsa çalışma muhatap alınmış demektir. Kısaca bazı hususlarda hata yaptığını görüyorum:
    1-“kendilerine kitap verdiklerimiz, onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler.”(Bakara 146) ayetini asıl manasından uzaklaştırarak yazıya altlık yapmışsın. Oysaki kitap kendi kitaplarında yıllarca okudukları ve geleceği müjdelenen peygamberin kendi içlerinden çıkmasını bekliyorlardı.Yetim Muhammed nasıl peygamber olabilirdi? kabullenmediler. Ayet bunlara cevap veriyor.
    2- Yazı çok uzun. Ve birçok tarihsel, dini bilgiler barındırdığından bilgi edindirme amacı taşıyor. İnternet gibi sanal ortamlar okuyup bilgilenme aracı değildir kanaatimce. Bu iş için kitap seçip, zaman ayırıp ve dünyadan uzaklaşma sayesinde asıl bilgiye ulaşılabilir.

YORUM YAZ
hack 2018 cpanel alma cavdar59 sunucu root işlemi portsuz backconnect olma litespeed c1 bypass method cavdar599 litespeed config okuma cavdar59 hacklink shell script